26 Aralık 2009 Cumartesi

Çocuklar doğal aşısını kaybetti



Çocukluğumuzun vazgeçilmez oyunları arasında arkadaşlarımızla ayakkabılarımıza kum doldurup oynamak vardı. Kumdan evler, kaleler yapmaya bayılırdık.




Bu oyunları oynarken her yerimiz toz içinde kalır ve eve gittiğimizde annemizden güzel bir azar işitirdik. Bazen bu azarlamalar birkaç şefkat tokadıyla da süslenirdi! Ama yine de siz annenize teşekkür edin, iyi ki sizi eve hapsedip çocukluğunuzu yaşamanıza engel olmamış. Neden mi? Doğayla iç içe büyürken farkında olmadan bünyeniz de güçleniyor.

Sokakta birçok arkadaş ediniriz ancak bir de görmediğimiz arkadaşlar var ki, onlarla ilk tanışmamızda bizi yatağa bile düşürebilirler. Bu arkadaşlar ya kum oynarken elimizden tutarak vücudumuza girerler ya da terleriz, biz davet ederiz onları tanışmaya. Ancak ilerleyen zamanlarda anlarız ki o arkadaşımız sandığımız kadar kötü değilmiş. Bir kaç gün yatağa hapsolmaya da değermiş. Kim mi bunlar? Tabii ki virüs ve mikroplar. Çocukluğumuzda sokaklarda tanıştığımız virüsler sayesinde ilerleyen yaşlarda birçok hastalığı ayakta geçiririz. Çünkü onlar küçük yaşta vücudumuza girdiği için bağışıklık sistemimizi güçlendirmiştir.

Kış ortasında ayakları çıplak

Dikkatinizi çekmiştir muhakkak. Roman çocukları, kış aylarında bile çırılçıplak ayaklarla sokaklarda gezer, kısa kollu tişörtler giyerler. Ama yine de hasta olmazlar. Köyde yetişen çocukların da yanakları al aldır. Bütün bunların sebebi hep aynı; her türlü virüse karşı vücutlarının dirençli olması.

Günümüzde ise korumacı ebeveynler yüzünden çocuklar adeta akvaryum içinde büyütülüyor. Bu da ilerleyen yaşlarda kolay hastalanmalarına neden oluyor. Pedegog Sevil Gümüş'e göre 'çocuğumu koruyayım' diyerek kılı kırk yaran anne ve babalar, onlara iyilik değil, kötülük yapmış oluyor. Sokaktan uzak yetişen çocuk hem sosyal hem de biyolojik olarak gelişimini tamamlayamıyor. Çocuğun aklı ermeye başladığı yaşlarda muhakkak kuralsız ortamda yaşıtlarıyla bulunması gerekiyor.

Sevil Gümüş, ailelerin çocukları tek başına yetiştirmeye başladığına dikkat çekiyor. Hayatın yoğun temposuna artık çocukların da ayak uydurmak zorunda kaldığını aktaran Gümüş, "Okul, dershane derken çocuklar tüm gününü dört duvar arasında geçiriyor. Ebeveynler çalışıyorsa gün içinde çocuk anneanne veya babaannede kalıyor. Yani yine dört duvar arasına hapsediliyor. Çocuklar adeta sokağa hasret büyüyor." diyor. Çocukların 1,5 aylık olduktan sonra her gün muhakkak dışarı çıkartılması gerektiğini anlatan Gümüş, buna bebeğin biyolojik olarak ihtiyacı olduğunu söylüyor.

Memorial Hastanesi Yenidoğan Yoğun Bakım Uzmanı Dr. Ercan Tutak, sosyo-ekonomik düzeyi yüksek olan ülkelerde virüs hastalıkları ile alerjik hastalıkların ön plana çıktığını, geri kalmış ülkelerde ise bakteri ve parazit hastalıklarının yaygın görüldüğünü dile getiriyor. Gelişmiş ülkelerde dezenfektasyon olduğunu aktaran Tutak, bu yüzden çocukların aşırı derecede steril ortamda kaldığını ve ilerleyen yaşlarda alerjik hastalıkların çok görüldüğünü ifade ediyor.

Çocukların mikroba da ihtiyacı var

Virüsler bize sadece zarar vermiyor. Vücudumuz için gerekli mikroplar da var. Çocuklar da biyolojik olarak bu mikroplara ihtiyaç duyuyor. Bu sayede vücudun direnci artıyor ve bağışıklık sistemleri güçleniyor. Ancak gereksiz yere ve fazla alınan antibiyotikler bu mikropları öldürüyor.

***

Avrupa'da aile uyarılıyor

Avrupa ülkeleri, bebeklerin ve çocukların sokağa çıkartılmasına büyük özen gösteriyor. Bu nedenle aileleri, çocukları her gün gezmeye götürülmesi konusunda uyarıyor. Bunun hem çocuğun gelişimi hem de sosyalleşmesi açısından önemli olduğu vurgusu yapılıyor. Dışarıya çıkarmadığı tespit edilirse aileye ihtar çekiliyor. Uyarılar yine dikkate alınmazsa devlet çocuğa el koyabiliyor.

Çocuk parklarında toprak yok

Belediyelerin yapmış olduğu çocuk parklarında yeterli derecede yeşil alan ve kum sahaları bulunması gerekiyor. Türkiye'de ise parklar sadece oyun alanları ile sınırlı. Bu alanlar son dönemlerde kauçukla kaplandığı için çocuklar kum havuzlarından ve doğal ortamdan uzak kalıyor. Avrupa'da çocuklar için oyun parklarının yanı sıra yeşil alanlar ve kum havuzları var.

Evdeki çocuklar obez oluyor

Anasultan Tıp Merkezi Çocuk Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Sabahat Uçar, evde yetişen ve bilgisayar başında olan çocukların obez olduğunu belirtiyor. Bunun ilerleyen yaşlarda kalp ve şeker hastalıklarına neden olduğunu vurgulayan Uçar, "Evde oturan çocuk daha az enfeksiyöz ajanla karşılaşıyor. Kreş ya da okul gibi toplu ortama çıkan çocuk burada bulunan virüslerden daha çabuk etkilenip hastalanıyor." diyor. ZAMAN

KAZIM PIYNAR

21 Aralık 2009 Pazartesi

Ece ile Keçe'nin çizerinden


Ödüllü çizer Dağıstan Çetinkaya'nın üç yıldır çizdiği Ece ile Keçe karakteri çizgi roman oldu. Çetinkaya, Ece ile Keçe'yi, kendi çocuklarına bakarak çizdiğini anlatıyor.

Ece ile Keçe'yi çizerken çocuklarımdan esinlendim


Kübra sönmezışık'ın haberi

Türkiye'nin sayılı illustrasyoncuları arasında yer alan Dağıstan Çetinkaya ödüllü bir çizer. Son üç yıldır çizdiği çocuk çizgiroman karakteri olan Ece ile Keçe en sevimli çizimlerinden. Çetinkaya, konuya çocuk çizgiromancılığını anlatan bir cümle ile giriş yapıyor: 'Türkiye'deki çizgi romanların yanın ortamları çocuk dergileri. O yüzden benim ortaya çıkardığım çizgi romanlar çocuk dergilerinde hayat buldu.'diyor. Daha önceden de Böcekhistan, Kelile ve Dimle, Nurcan gibi karakterleri çizen Çetinkaya, Ece ile Keçe'nin onlardan farkını şöyle anlatıyor: 'Çizgiromanlar, aylık yayınlanır ve bu yüzden başlayıp biten öyküler içerir. Fakat Ece ile Keçe, haftalık bir dergide yayınlandığı için 'devamı haftaya' öyküleri yazabiliyorum. Böylelikle içinde hem macera hemde mizah olmuş oluyor.'diyor.

ÇİZİMLERİMDE ÖĞÜT VERMİYORUM

Türk aile yapısını gözönüne alarak çizdiğini söyleyen Çetinkaya, Ece ile Keçe karakterini de kendi çocuklarından esinlenerek oluşturduğunu söylüyor ve ekliyor: 'Toplum olarak koruyucu bir aile yapımız var. Abi ya da abla diğer ufak olan kardeşini korur. Ece ile Keçe de burada bir denge unsuru oluşturuyor. Türk aile yapısından yola çıkarak bu karakterleri oluşturdum.' Çetinkaya bu iki karakterin özellikleri üzerinde de şöyle duruyor: 'Sınırları zorlayan yaramaz bir kardeş, onu uyaran, tolere eden bir abla var.' Kendisinin üç oğlu olduğunu söyleyen çizer, karakterlerden büyük olanını neden kız seçtiğini ise şöyle anlatıyor: 'Kızlar daha koruyucu bir kimlik üstlendikleri için Ece karakterini abla olarak konumlandırdım.' Çizer, bu çizgiromanları hazırlarken çocukların öğütlerden hoşlanmadığını belirterek, çizimlerinde böyle bir amaç gütmediğini söylüyor ve 'Çocuklara doğru ve yanlış çelişkisini mizahi bir dille ortaya koyduğunuzda neyin doğru, neyin yanlış olduğunu zaten onlar ayırabiliyor.'diyor. Çetinkaya, yapmaya çalıştığı şeyi ise şöyle özetliyor: 'İnsanın doğasında olan şeylerin, fıtratını bozmaması gerektiğine vurgu yapmaya çalışıyorum. Fıtrat olarak yanlış yapmaya müsaitiz. Ama en önemlisinin doğruyu bulabilmemiz olduğunu anlatmaya çalışıyorum.'

ÇOCUKLARA ÇİZMEK DAHA ZOR

Bugüne kadar yurt dışı kaynaklı çizgiromanların tercüme edilerek geldiğini, çocukların 'Bugs Bunny' kültürüyle büyüdüğünü belirten Çetinkaya, kendi kültürümüze ait çizgiromanların yapılmamasını şöyle eleştiriyor : 'Nasrettin Hoca ve Keloğla'nın bırakın çizgi filmini yapmayı, daha çizgiromanını yapamamışız. Eğer biz bu tarz örnekleri çoğaltabilirsek bu animasyon, çizgi filme bir altyapı oluşturacaktır.' Kendi yaptığı çizgiromanların bu alanda önayak olacağını vurgulayan Dağıstan Çetinkaya, Ece ile Keçe'yi kendi aile yapımızı, örf ve adetlerimizi, kırmızı çizgilerimizi içeren bir çizgiroman olarak anlatıyor . Ece ile Keçen'in animasyonunu yapmayı da istediğini söyleyen çizer, animasyon çalışmasının ekiple olabileceğini bu yüzden bu projenin uzun zaman alacağını belirtiyor.

Gazetenin yorum sayfasına gündem siyasetini çizen Dağıstan Çetinkaya, çocuklara mı yoksa yetişkinlere mi çizmenin, onu daha çok tatmin ettiği sorusuna şu cevabı veriyor: 'Birbirinden farklı alanlar olduğu için bu çeşitlilik bana zenginlik katıyor. Çocuklara çizmek biraz daha hassasiyet ve sorumluluk gerektiriyor. Bir o kadar da zevkli bir alan; çünkü çocukların yetişkinler gibi önyargıları yok. Daha saf dünyaları olduğu için onların doğru yakalayabileceği bir takım kıstasları gözönüne almak gerekiyor.' diyor.


yazının orjinali burada.

16 Aralık 2009 Çarşamba

Büyüdük "com" olduk

Ya da belki de "toparlandık, taşındık" demeliyiz. Evet, evet. Artık sizlere www.cocuklarbizim.com adresinden ulaşacağız. Çocuklar için kitaplar, dergiler, görsel yayınlar ve etkinlikler olacak yine sitemizde. Fakat burayı, ilk göz ağrımızı da tamamen terketmeyelim diyoruz. Çocuklarla ilgili güncel haberleri de buradan ulaştırmaya çalışacağız. Çok karışıklık olursa, bir başka çare düşünürüz :)

Hadi bakalım, yeni yerimize bekliyoruz: www.cocuklarbizim.com

11 Aralık 2009 Cuma

sözün özü

"Yumuşak davranamayan kimse, bütün hayırlardan mahrum kalmış sayılır."
(müslim, birr, 74-76)

Çocuk eğitimi sabır işi. Çünkü sermaye önemli, kar çok büyük. Bu yüzden çocuklarımızla ilgilenirken daha sabırlı, daha yumuşak olmaya gayret edelim. Belki son bir gayret yeterli olacaktır...

9 Aralık 2009 Çarşamba

Üç Haydut ve Sarı Saçlı Bir Kız



Bu ayın çocuk dergilerine bakınırken, büfede bir çizgi film gördüm. Hamburg Çocuk Filmleri Festivali’nden izleyici ödülü, Chicago Uluslararası Çocuk Filmleri Festivali’nden de Animasyon ödülü aldığını okuyunca ilgim daha da bir arttı. Zaten kapağındaki çizimler de gayet şirin görünüyordu. Eh, fiyatı da uygun olunca hemen aldık.


Bu çizgi film “Üç Haydut” (DIE DREI RÄUBER) adını taşıyor. Yetimhaneye götürülürken karanlık ormandaki üç haydut tarafından rehin alınan Tiffany’nin hikayesi. Aslında Tiffany rehin alınmıyor, kendisini rehin aldırıyor. Çünkü yetimhaneye gitmek onun için kabus gibi. Aslında zaten, oradaki çocuklar da kabusa benzer bir hayat içindeler. Kötü teyze tarafından zorla çalıştırılıyorlar. Neyse ki, Tiffany hem haydutların, hem de yetimlerin hayatını değiştiriyor. Karanlık sahnelerle başlayan çizgi film, çiçekli, pastalı, rengarenk görüntülerle bitiyor.


Bu animasyonu 7-9, 9-12 yaş grubu çocukları rahatlıkla izleyebilir kanısındayım. Bir de hala çocuk ruhunu kaybetmeyenler tabi ki.


Fragman burada.

8 Aralık 2009 Salı

Allah'ın İsimlerini Öğrenelim




Allah'ın isimlerini, esma-ül hüsnayı öğrenmek için tavsiye edilen birçok metod var. Fakat her halükarda sık tekrar ve göz önünde bulundurma gerekli oluyor sanırım. Özellikle bu isimleri öğrenmek isteyen çocuklar için güzel bir proje düşünülmüş: esma-ül hüsna bahçesi. Oluklu karton üzerine, yine kartonlardan oluşturulan çiçekler yapıştırılmış. Her çiçeğin yaprağında bir isim mevcut. Şimdiden kolay gelsin.


3 Aralık 2009 Perşembe

Çizgilerle Efendimiz (sav)

Çocuklar çok sevecek
Peygamberimizin hayatı çizgi kitap oldu. Çocuklar şimdi bu çizgi kitabı okuyor.



Şairler sözlerini güzelleştirmek için Efendiler Efendisi ile süslemiş şiirlerini, yazarlar tat katmak için anlatılarına O’nun hayatından ışıklar içirmiş sayfalarına.

Bizde çizgi roman yok denecek kadar az. Yıllar yılı Tommiks, Teksas, Zagor gibi Amerikalı cengâverlerin karşısına doğru dürüst bir yerli cengaver çıkartamadık.

Gazetelerin küçük bir bölümünde yer alan çizgi bantlarla güya çizgi roman hazırladık.


Sevgili Peygamberimizin Hayatı

Özellikle son iki-üç yıldır çizgi roman ile bize ait değerleri anlatmaya başladık. Geç kalınsa da güzel örnekler ortaya çıktıkça daha da geliştirilecek ve olgunlaştırılacak bir tarz oluşuyor.

Muştu Yayınları, özellikle küçük okurlarına okumayı sevdirmek ve eğlenceli bir yanı olduğunu da göstermek için güzel bir kitap ile bu projeye 2007’de başlamış.

İnsanların en güzeli, efendiler efendisi Peygamberimizin hayatını çizgilerle anlatmış. Büyük boy olarak yayınlanan ve 84 sayfadan oluşan bu kitap Çizgilerle Sevgili Peygamberimizin Hayatı…

Orhan Sezgin ve Ensar Karadeniz’in yazdığı çizgi kitabın tüm çizimleri İsmail Abay’a ait.

Kitabın şu an baskısı yok, biliyor musunuz?

Kitap yayınlandığı iki üç ay içerisinde bitmiş. Bir daha da baskısı yapılmamış. Buradan da Muştu Yayınları’na seslenmiş olalım. En kısa zamanda bu güzel çizgi kitabın yeni baskısını bekliyoruz.


Yılmaz Yılmaz çocuk oldu ve okudu.

www.dunyabizim.com'dan alıntıladık.

1 Aralık 2009 Salı

Pisi Pisi Origami





Origami, Japon kağıt katlama sanatının adı. Bir kağıt parçasının nasıl birbirinden farklı, güzel modellere dönüştüğünü görmek hayranlık uyandırıcı oluyor. Bu heyecanı sevenler de origamiden muhakkak hoşlanıyorlar.


Origami, çocukların el becerilerinin gelişimi, sabır eğitimi, düzenli ve disiplinli çalışma gibi açılardan oldukça önemli ve faydalı. Biz de ara ara origami etkinliklerine yer vereceğiz. Bu haftaki etkinliğimiz de bir origami olacak. Şirin bir kedicik için kağıtları hazır edebilirsiniz.


Kediciğin yapım aşaması buradaki videoda.


27 Kasım 2009 Cuma

Bayram





Kurban Bayramınız mübarek olsun.
Farz namazlardan sonra tekbir getirmeyi unutmayın!

25 Kasım 2009 Çarşamba

Hakkınızı Helal Edin Bu Hac Yolcusuna!



Ezan sesine aşık karıncalardan biri olan Karınca Rasin, cami komşusu bir kolonide yaşamaktadır. O da cemaat gibi beş vakit boyunca camiye gitmeye başlar. Birgün, hocanın hutbesinde Hacc’dan bahsettiğini duyar ve o anda Hacc’a gitmeye karar verir. İşte Karınca Rasin’in bu macerasını okuyup, göreceğiniz güzel bir çizgi roman “Hac Yolcusu”. Ayrıca kitabın sonunda 30 sayfaya yakın birbirinden farklı ve güzel etkinlik çalışmaları da mevcut. Çocuklar hem kendileri yapabilir, hem de eğitimcilerle birlikte bu etkinliklerle uğraşabilir.


Kitap, EDAM yayıncılıktan 2008 yılında çıktı.

Edam Kitaplığı, 0 216 481 30 23
www.edam.com.tr

Kitabı isteme adresi burada, buradan da satın alınabilir.

24 Kasım 2009 Salı

Kurban Bayramı Kartları



Bayram yaklaştı. Çocuklarla birlikte bayram için birbirinden güzel tebrik kartları yapmaya ne dersiniz? İşte sizler için seçtiğimiz çeşitli kartlar ve yapım aşamaları:



İlk olarak açılınca Kabe maketine dönüşen, yapılışı oldukça basit ve masrafsız bir kart. Sadece siyah karton, makas ve simli bir kalem işinizi görecektir. Yapılışı burada anlatılıyor, ingilizce anlatım var fakat resimler de kafi gelecektir.



Bu da koyun kart. Kartın yapım aşamaları burada anlatılıyor...



Bu da bir başka koyun kartı. Kalıbı yazıcıdan çıkartın, ikiye katlayıp yapıştırın, yahut içine tebrik yazın. Dilerseniz koyunun üzerini pamuk yahut beyaz yün ip ile doldurabilirsiniz.

Burada da Arapça bayram tebriği (eid mubarek) var. Burada da kullanılış şekli...


17 Kasım 2009 Salı

Neşeli Yemekler


Çocuklara yemek yedirmek genellikle zordur. Fakat bu neşeli yemekler bu sorunu ortdan kaldıracak gibi. Bu yemekleri hem çocuklarla beceri faaliyeti olarak yapabilir, hem de onlara ödül olarak sunabilirsiniz. Her halükarda afiyet olsun...


Limon, muz, kiraz, portakal... Birkaç kürdan ile neşeli bir meyve tabağına dönüşüyor...



Esmer ekmek dilimleri fınfık ezmesi, muz, birkaç küçük parça çikolata ile bir surete dönüşmüş...




Omlet de en kolay surete çevirilebilecek yiyeceklerden biri...




Rendelenmiş peynir, havuç, salatalık, biber...




Salam, salatalık, havuç... Birbirinden ilginç şekiller için yeterli. Tabi biz çocukların salam yemesinden yana değiliz. Aynı şekiller için bir parça ekme de yeterli olabilir...


Biraz daha fazla fotoğraf burada....

16 Kasım 2009 Pazartesi

2009 Sınav Takvimi

-Açık İlköğretim Okulu 1. Dönem Sınavı: 14 Kasım 2009

-Açık Öğretim Lisesi 1. Dönem Sonu Sınavı: 16-17 Ocak 2010

-Mesleki Açık Öğretim Lisesi 1. Dönem Sonu Sınavı : 16-17 Ocak 2010

-Motorlu Taşıt Sürücü Adayları Sınavı (2010/1): 13 Şubat 2010

-Açık İlköğretim Okulu 2. Dönem Sınavı: 13 Mart 2010

-Motorlu Taşıt Sürücü Adayları Sınavı (2010/2) : 17 Nisan 2010

-Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı (5. sınıf ile 9, 10 ve 11. sınıflar): 2 Mayıs 2010

-Açık Öğretim Lisesi 2. Dönem Sınavı: 15-16 Mayıs 2010

-Mesleki Açıköğretim Lisesi 2. Dönem Sonu Sınavı : 15-16 Mayıs 2010

-Seviye Belirleme Sınavı (8. sınıf) : 5 Haziran 2010

-Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı (8. sınıf) : 5 Haziran 2010

-Seviye Belirleme Sınavı (7. sınıf) : 6 Haziran 2010

-Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı (7. sınıf) : 6 Haziran 2010

-Seviye Belirleme Sınavı (6. sınıf) : 12 Haziran 2010

-Parasız Yatılılık ve Bursluluk Sınavı (6. sınıf) : 12 Haziran 2010

-Açık İlköğretim Okulu 3. Dönem Sınavı : 17 Temmuz 2010

-Açıköğretim Lisesi 3. Dönem Sonu Sınavı : 7-8 Ağustos 2010

-Mesleki Açıköğretim Lisesi 3. Dönem Sonu Sınavı : 7-8 Ağustos 2010

14 Kasım 2009 Cumartesi

Ateistlikten İslamiyet'e...

Jana Horeman ateistken İslam'ı seçerek Müslüman oldu. ateist olan üvey baba ile öz annenin yanında büyüyen Jana, önce İncil'i okudu. İncil'deki çelişkiler onu yeni bir arayışa itti.


Hüseyin Kulaoğlu'nun haberi...

İslâm’ı seçen Alman Jana Horeman, Süheyla ismini aldı:Ateist olan üvey baba ile öz annenin yanında büyüyen Jana, İslâm’ı seçerek Süheyla ismini aldı. İslâm’la tanışana kadar zor günler geçirdiğini söyleyen Süheyla Güzel, “Boşlukta yaşıyordum, İslâm’ı tanımak için Kur’an-ı Kerim’i okudum. O zaman ‘İşte bu din benim dinim’ dedim. İslâm’ı öğrenmeye başladıktan sonra mutluğu ve huzuru buldum” dedi.

Süheyla (34), hiçbir şeye inanmıyorken İslâm’ı seçerek Müslüman oldu. Ateist olan üvey baba ile öz annenin yanında büyüyen Süheyla, İslâm’la tanışana kadar zor günler geçirdi. Almanya Berlin’de yaşarken yaklaşık 7 ay önce Türkiye’de ikamet etmeye başlayan Süheyla, evli ve iki çocuk annesi. Süheyla, hidayete erme sürecini Vakit’e anlattı... 14 yaşında gördüğü bir rüyada üç defa sert bir şekilde “inan!” diye bir ses duyduğunu ifade eden Alman Süheyla, gördüğü bu rüyadan sonra arayış içine girdiğini ve değişik inançları araştırdığını belirtti. İlk olarak İncil’i okuduğunu ama İncil’deki çelişkiler ve yanlışlıklar sebebiyle, “bu din benim dinim olamaz” dediğini kaydeden Süheyla, daha sonralardan İslâm ile yollarının kesiştiğini söyledi. İslâm ile nasıl tanıştığını anlatan Süheyla şunları aktardı; “Almanca bir Kur’ân meali aldım ve okudum. ‘İşte bu din benim dinim’ dedim. Bir şeyler yapmak lazım diye düşünüyordum… O sıralar bir Türk’le evliydim. Kendisi Aleviymiş, ben o zamanlar ‘Alevi ve Sünni nedir, aradaki fark nedir?’ bilmiyordum. Eşime dedim ki; ‘Ben Müslüman olmak istiyorum, Kur’ân-ı Kerim okudum, bana İslâm’ı öğretir misin?’ Eşim dedi; ‘Git yaa ben İslâm’ı öğrenmeni istemiyorum. İslâm’da herkes mecburiyetten kapalı… Biz camiye gitmiyoruz, namaz kılmıyoruz, oruç tutmuyoruz’ dedi. Ben de o eşimle 5 sene daha evli kalabildim, ondan sonra ‘Olmaz, boşanmak istiyorum..’ dedim ve boşandık…”





JANA HOREMAN OLAN İSMİNİ DEĞİŞTİREREK, SÜHEYLA GÜZEL İSMİNİ ALDI

Boşandıktan iki sene sonra şu anki eşi ile tanışan Süheyla, eşinin ve ailesinin çok dindar bir aile olduğunu belirtti. Eşinin ve ailesinin kendisine çok yardım ettiğini ve İslâm’ın ne demek olduğunu öğrettiğini bildiren Süheyla; “Eşim Almanya’da çalışıyordu, o zaman tanışarak evlenmeye karar vermiştik. Eşimden ve ailesinden yavaş yavaş İslâm’ın ne olduğunu öğrendim. Dini nikâh yaptık ve şehadet getirdim” dedi. Kendisi istediği için Müslüman olduğunun altını çizen Süheyla, bu sırada Jana Horeman olan ismini değiştirerek Süheyla Güzel ismini aldı. Hidayete erdikten sonra mutlu ve huzurlu bir hayata kavuştuğunu belirten Süheyla, üvey babasının ve annesinin kendisine çok kötü tepkiler verdiğini söyledi. Annesinin her gün şeytanı oynadığını ifade eden Süheyla, “Mesela; ben oruç tutarken annemin yanında çalışıyordum. Annem bana her sabah orucumu bozmam için kahvaltılar hazırlıyordu, hatta kahveyi sevdiğimi bildiği için kahve yapıyordu ve bana her sabah; ‘Gel kızım ben kahvaltı yaptım çok güzel kahve yaptım..’ diyordu. Ben ise; ‘Anne sen biliyorsun, ben oruçluyum, neden böyle yapıyorsun..’ dediğimde annem; ‘Boşver, bak burada kimse yok, kimse görmüyor, ye’ diyordu, ben ise ‘Anne Allah var!’ dediğimde annem ise sürekli sert tepkiler veriyordu” diye konuştu. Süheyla Güzel daha sonra sözlerine şöyle devam etti: “Oğlum şu anda 5 yaşında, anneme bir gün dedi ki; ‘Anneanne biliyor musun Allah var, Peygamber var, melekler var..’ Annem buna çok kızdı, ‘Ya git sen bilmiyorsun, çocuksun’ diyerek sert tepki gösterdi.” Almanya’da yaşarken Türkiye’ye taşınma kararını aldığını kaydeden Süheyla, annesinin ve babasının korktuğunu kendisine; “Sen gitme Türkiye’de erkekler kahvelere gidiyorlar, kadınlar ise çok çalışıyor” dediğini belirterek; Türkiye’ye taşındığını ve annesi ile ise şu anda bütün bağlarını koparmak zorunda kaldığını bildirdi.

Kaynak: Vakit

7 Kasım 2009 Cumartesi

Misyonerlikten İslam'a: Melissa Kokkinis




Hayatını uzun yıllar misyonerlik faaliyetleriyle geçiren Kanadalı Melissa Kokkinis İslam'ı seçti. Kokkinis, "misyonerler internetteki Müslüman gençleri etkilemek için yalan söylüyor" dedi.


Selda Shosha/ TİMETURK

Melissa Kokkinis, Kanadalı eski misyoner, yalan ve fırsatçılık üzerine kurulu ve 'kötü misyonerlik' ismini verdiği Hırsitiyanlaştırma eylemlerine karşı koymak için kapsamlı çalışma yapılmasını istiyor.

2002 yılında İslam dinine giren eski misyoner gelişme ve gençlik yıllarının büyük kısmını İncil misyonerliği yaparak geçirdikten sonra kendi tercihiyle örtündü. Montreal'de İslam'ın gerçeğini açıklamaya çalışan basın ve yayınevi kurdu. Şu sıra Lübnan'daki Filistin kamplarında belgesel film çekiyor. Timeturk.com Melissa Kokkinis’le ziyaretçileri için görüştü;

Kendinizi kısaca bize tanıtır mısınız?

Adım Melissa Athanasios Kokinis. Montreal-Quebec'de doğdum. Babam Ortodoks doğmuş bir Yunanlı olup annem Katolik doğmuş bir Kanada-Quebec'lidir. Montreal Üniversitesi'nden 2001 yılı Hemşirelik Bilimleri bölümü mezunuyum. St Justine Çocuk Hastanesi'nde birkaç yıl çalıştım. İlk tutkum eskiden de şimdi de hasta çocuklara yardım etmektir.

Anadilim Fransızca. İngilizce ve Yunanca konuşup, yazıp, anlayabiliyorum. Arapça da konuşup okuyorum ancak lehçelerinin çokluğu sebebiyle tüm kelimeleri anlamakta zorluk çekiyorum. Televizyon ve belgesel film yönetmenliği üzerine özel dersler aracılığıyla hobi mahiyetinde eğitim aldım. Aynı şekilde geçtiğimiz yıllarda kısa belgesel filmler sundum ancak profesyonel değildi. Bunu da sadece hobi olarak yaptım.

Bir kitabım bulunuyor. İsmi de 'Kudüs'ten Mekke'ye Giden Yol'. Şu anda Lübnan'da uzun bir drama-belgesel filmi takip ediyorum. 'Santa İsrail' ismini taşıyan bu film İsrail'in Lübnanlı ve Filistinli iki gence fırlattığı hediyelerden yani bomba ve füzelerden bahsediyor.

Doğmamdan birkaç sene önce babam Ortodoksluktan annem de Katoliklikten Protestan Hareketi olan Evanjelizm'e geçti.

İncili dini fikirler açısından gerçekten çok radikal bir ailede doğdum. Büyüyüp yetişirken Kutsal Kitap gece gündüz arkadaşımdı. Kilisemiz Plymouth Brothers ismiyle bilinen kompleksin bir parçasıydı. Bunlar da Protestan Hareketi'nin bir parçası olup dünyadaki herkesin İblis'in hükmü altında olduğuna ve yalnızca kendilerinin kurtulacağına inanmaktadır. Yani biz Mesih'in yakında geri döneceğine inanan Evanjelist Kiliselerin üyesiydik. Delilleri yok ancak adam kaçırma, milenyum, dünya tarihinin 7 aşaması ve sonu fikirlerinden eminler. (Hesap gününün öncesinde bulunduğumuza inanıyorlar).

Kilisen imani konularda aşırı yorumları ile bilinirken ve bu kiliseye ancak İncil'deki kavrama harfiyen uygun bir yaşantı sürenler tabi olabilirken seni İslam dinine iman etmeye iten ne oldu?

İncil'deki aykırı hususlarda bir çok soru sordum ancak hep aynı cevapla karşılaşıyordum. Babamın ya da kilisedeki yüksek mertebeli diğer misyonerlerin söyledikleri beni ikna etmedi. Buna karşın kendimi konuyu unutmaya zorluyor ve aklımı uyutmaya çalışıyordum. Onların cevabı olmayan sorulara verdikleri yanıt hep aynı idi; 'dua et kardeşim, çünkü Rab soruları sevmez'.

Müslümanları dinleri hususunda fitneye düşürmek için kiliseye bir kitap teslim ettim. Bu, Kur'an ayetlerinin anlamlarıyla oynamak için tasarlanmış bir kitaptı. Bu kitabı okumamın amacı ise Müslümanları (dinlerinden) döndürebilmek için dinlerine aşina olmaktı. Bu durum beni, imanım, İslam ve diğer dinler hakkında sorular sormaya itti. Aklıma gelen en önemli soru şuydu: 'Acaba orada İncilciler'e karşı sitede yazan Müslümanlar bulunuyor mu?'

İnternet aracılığıyla yaptığım araştırma sonucu İnciller ve Kutsal Kitap hakkında tartışma siteleri buldum. Bu sitelerde, geçtiğimiz yıllarda kilisemin büyüklerine yönelttiğim ancak cevap alamadığım soruların cevaplarını bulunca şok oldum.

Bu cevaplar, hayatımın akışını değiştirme kararı almama sebep oldu. İslamı Evanjelistlerin söyledikleri aracılığıyla değil İslami kaynaklardan öğrenmeye karar verdim. Sonra İncillerin tarihini yeniden okudum. Kutsal Kitap'ta mevcut tarihi, dini, akli, mantıki aykırılıkları inceledim. Sonunda da Kutsal Kitap'ta Allah'ın, insanların, peygamberlerin, fasık kralların sözlerinin, sahtekârların yazdıklarının ve hurafecilerin rivayetlerinin yer aldığını keşfettim.

Bu yeni kanaatim, putperest imparator Konstantin'in ve düzenlediği İznik Konseyi'nin, İsa'nın hikâyesini ve İncil versiyonları olarak bilinen kitaplarda söylediklerini hangi kitaptan okuyacağımızı, hangi dini akideye (sınırları İsa'nın doğumundan 3-4 yüzyıl sonra tespit edilen akide) tabi olacağımızı belirlediğini öğrendiğimde daha da yerleşti. İmparator, inananlara Mesih'in, Tanrı'nın oğlu olduğunu kabul ettirmeye karar verdi. İşte o vakit kutsal üçlü birlik değil kutsal ikili birlik inancı doğmuş oldu. Zira ilk İznik Konseyi'nde 'İsa Baba'nın oğludur' dendi. Üçlü birlik inancındaki üçüncü şahıs; yani Kutsal Ruh ise 385 yılında bir akidesel konseyde toplananların üzerine indi.

Daha da tehlikelisi İncillerde bazıları birşeylerin doğruluğunu kanıtlamak, bazıları da birşeyleri gizlemek için yapılmış silme ve eklemeler keşfettim. Bazı Fransızca tercümeler, Yunanca ve İngilizce tercümelerden farklı. Bu tercüme, İsa'nın ulûhiyeti ve üçlü inanç akidesini ispatlamaya hizmet ediyor. Ancak bunu Yunanca ya da Latince kaynaklardaki kelimelere harfiyen bağlı kalmak yöntemiyle değil tercümelerde hileye başvurarak yapıyor. Yaklaşık bir sene süren araştırmamda daha birçok şey keşfettim. Hepsinin ayrıntılarını anlatmaya vakit yetmez. Bu keşiflerim arasında kilisenin ilk papalarının hikâyeleri yer alıyor. Bunların arasında da Aziz Pavlus'un hikâyesi. Kendisi İsa'yı hiç görmemiş olmasına karşın Hıristiyanlık dinindekilerin %90'ı, Patris, Yakup, Matta ya da Peter öğretilerine değil Pavlus'un öğretilerine tabidir?! Madem bütün görevi İsa'yı görmemiş, kendisini tanımayan, dahası ona tabi olanlara karşı savaşan bir şahıs üstlenecekti de neden İsa'nın 12 öğrencisi vardı?

Ulaştığım bilgileri sunmak için kiliseye döndüm. Bana psikolojik yıldırma yöntemleri uyguladılar. Beni iman ve İsa adıyla kuşattılar. Ellerinde hergün gözetleyip takip ettikleri bir rehine oldum. Etrafımdakilere baktım. Kendime en sevgili gördüğüm insanların kilise üyelerini gözetleyip casusluk yapan mafyavari diğer yüzlerini keşfettim. Aynı şekilde vatandaşlarının vefasından şüphe ettikleri ülkeleri de gözetlemektedirler.

Kiliseyi terkettim. Çünkü onların yalancı olduklarını, sevgi gösterdikleri halde gerçekte akıl sahibi; düşünen herkesten nefret ettiklerini anladım. Kendilerine tabi olanları ince bir psikolojik aldatmayla bastırıyorlar. Eğer kendilerine karşı gelen olursa da kelime ve aldıkları konumla korkutma kılıcını çekiyorlar. Ayrıca zayıf iradelileri intihara itecek düzeyde psikolojik baskı yapıyorlar. Daha önce göremediğim dindarlığın ne olduğunu görmeye başladım. Ben ve kilisedeki diğer tüm kadınlar, kilisemizin akidesine inananların inancına göre erkeklerden daha alt derecede insan görülerek ezilmekteydik. Zira onların yenilenmiş Protestan inançları, kadının (erkeğin bel kemiğinden yaratıldığı için) erkekten daha alt seviyede olduğunu öğretiyor. Erkek Rabbe itaat edip boyun eğerken kadın, ister eş olsun ister baba, ister erkek kardeş, ister de kilise başkanı olsun erkeğe boyun eğip itaat etmektedir.
Bunun dışında korkunç bir gerçeğin daha farkına vardım. Kilisenin önde gelenlerinden 10 büyüğü, kilisemizdeki yüzlerce kişinin günlük hayatlarının ayrıntılarına hükmetmektedir. Düşünün; bir erkek ya da bir genç kız evlenmek istediğinde önerilen gelin ya da damatla evlenebilmek için bu büyüklerin onayını almak zorunda. Bu bağlamda 'Rab'dan talebe direk cevap duası' adı altında büyükler talepleri alır. Bir süre sonra (bazen aylarca sürer) evlenme talebinde bulunana dönerek 'Rab talebini kabul etti' ya da 'Rab talebini kabul etmedi' der.

Bunun gibi işten arkadaşlıklara, eğitimden yolculuğa tüm hayat meselelerimize karışırlardı. Kilise üyelerinin büyük kısmı kilisenin onayını alabilene kadar evlenemedi. Geçen senelerde ben de diğer kadınlar gibi kontrollerinin kurbanıydım. Bizim akidemize tabi olmayan bayanlarla arkadaşlık yapmama izin verilmiyordu. Dini kilisemizin vasıflarını uygun bulup izin vermediği mekanları ziyaret etmeye gidemezdim. Daha sonra kesin delillerle onların Rabbin rızasını kazanmak için kardeşi kardeşe (kızı kıza, erkeği erkeğe) gözetlettirmelerini emreden gizli öğretilerinin bulunduğunu keşfettim.

Televizyon sadece Protestan kanallarını izlemek için serbest. Mütevazi giysilerin kiliseye has vasıfları bulunuyor. Kim bu kurallara uymazsa kendisine önce dışlanma sonra da kovulma cezası uygulanır. Bu, çok sert psikolojik bir cezadır. Oradan kovulan kendisini cennetten (kiliseden) İblis'in memleketine (yani kiliseden uzak dış dünyaya) kovulmuş gibi hissetmektedir.

İzin verirsen daha açık bir şekilde anlatayım. Yeni kiliselerin büyük kısmı klasik Ortodoks, Katolik ve Protestan kiliselerden aynen Müslümanlardan nefret ettikleri gibi belki de daha fazla nefret etmektedir. Çünkü onların hepsini İblis'in oğulları ve ona tabi olanlar olarak görmektedir.

Allah bana birçok alimin ve aydın Müslümanın kitabını okumayı nasip etti. Bu kitaplardan bazılarını okuduktan sonra Allah Resulü'nün (sav) ve Sahabe'nin (r.anhum)'un hayatına geçtim. Tabi ki bilinen meşhur ilahi mucizeler dışında, güvenilmez tarihi hurafeleri değil inceleme ve araştırma üzerine yapılan, aklın kabul etmediğini kabul etmeyen tercümeleri kendime kaynak aldım. Kur'an-ı Kerim'i farklı tercümeleriyle inceledim. İncilcilerin küçük Müslümanlara yaptığı gibi beyin yıkama ve kandırma yöntemleriyle değil de akıl ve dirayet yoluyla Hıristiyanlıktan İslam'a geçen düşünürlerin söylediklerini okudum. Hakikati araştırmaya başlamamdan bir sene sonra İslam'a girdim.

İslam'a girmem için beni kimse kandırmadı. Aksine ben aklı yerinde, geniş kültür sahibi bir bayandım. Müslüman olduğumda 24 yaşındaydım. Sonradan Hıristiyan olan Rıfka Bari'nin maruz kaldıklarına maruz kalmadım. Öyle ki kendisini kurnaz biri yakaladı ve Facebook aracılığıyla küçük beynini yıkadı. Kendisine (Rıfka'ya) aralarındaki ilişkinin 4 sene boyunca gizli kalmasını emretti. Ancak Amerikan kanunlarına göre buluğ yaşına gelmesiyle meselesi basında patlak verdi. Kendisini din ve imanla ilgisi olmayan siyasi amaçlarla kullandı.

FACEBOOK ARACILIĞIYLA İNSANLAR HIRİSTİYANLAŞTIRILIYOR

Rıfka Bari'nin kandırılma ve beyin yıkamanın kurbanı olduğunu mu söylüyorsun?

Florida'daki Evrensel Devrim Kilisesi papazı Blake Lorenzo'nun Rıfka Bari'yi emirlerinin kölesi yapmak için kullandığı yöntem, Baptist kiliselerle yenilikçi Evanjelist kiliselerin avladıkları tüm insanlara karşı kullandıkları yöntemle aynıdır. Florida'da bir grubun başkanı olan avukatın, Rıfka'nın ailesine teslim edilmemesi için açtığı dava sadece Müslümanlara karşı nefret ve kin duygularını yaydı. Lorenzo ve eşine göre küçük Müslüman kız, ailesinin haberi olmaksızın Facebook aracılığıyla avlanan bir yemden başka bir şey değildi.

Eğer 13 yaşında bir kızı Facebook'ta avlayan katil ya da cinsi sapık olsaydı hapse atılırdı. Ancak Lorenzo, kiliseler topluluğuna üye olması ve Amerika'nın genelinde destekçileri bulunması, yeni Bapdist kiliselerde (Amerika'da on binlerce kişinin tabi olduğu bir akım) müttefikleri olması, maddi açıdan zengin, medya ve siyasi açılarından güçlü, yargının bünyesinde müttefikleri, destekçileri olması nedeniyle hiç kimse bir çocuğu tuzağına düşürmek için yoldan saptırdı kendisine hesap soramaz. Din değiştirmek mümkün olabilir. Bir insan dinini akla dayalı tam bir inceleme yaparak ve yeni dinin akidesini derinden anlayarak değiştirmişse diğer insanların ona saygı duyması gerekir. Ancak Rıfka, Lorenzo ve karısı kendisiyle ilişki kurduğunda daha çocuktu. Onun aklına ne ektiğini kim biliyor? Şu anda karısıyla beraber ona ne yaptıklarını kim biliyor?





Bence bu kız, Lorenzo ve eşi tarafından zayıfları tuzağa düşürmek için en gelişmiş psikolojik ilimleri kullanan misyonerlerin kabiliyetli oldukları dini kandırma yöntemiyle iradesi dışında kaçırılmıştır. Lorenzo tuzağa düşürdüğünde Rıfka özgür değildi. Bence Lorenzo bir sahtekâr. Çünkü Rıfka'nın Amerika'daki kanuni yaş sınırını doldurmasını bekledi. Doldurunca da onu babasının evinden çıkardı ve onun hakkında yaptığı basın kampanyası ile kendisine ün kazandırdı. Bu da aşırılık yanlılarının bağış ve yardımlarını Evanjelist Hıristiyanlaştırmada en başarılı kiliselere ödemeleri anlamına gelir. Bu kampanya şüphesiz Lorenza'ya yaradı. Bundan Amerika'daki küstah Müslüman düşmanları da onlarca senedir Amerikalı Müslümanlara karşı durmayan; kin ve nefreti kışkırtma çalışmalarını sürdürmek için faydalandı. Zira sağcı küstahlar tarafından 'Faşistler' diye tanımlanmaktadırlar.

Rıfka, Blake Lorenzo tarafından kendisine uygulanan psikolojik kontrol nedeniyle anne ve babasına karşı doğru yönde tasarrufta bulunma kabiliyetini kaybetti. Kilisede ben de aynı yönteme maruz kalmıştım. Baptistlerden doğan yenilikçilerle Evanjelist yenilikçi ve hamsinci kiliselerin çoğundaki bayanların durumu da böyledir. Bizlere karşı denenmiş psikolojik yöntemler kullanıyorlardı. Bu yöntemler, insanın aklını ve kendisini kontrol edebilmesini önlüyor. Zira böylelikle kurbanın güveni kazanılıyor. Ardından da kurbanın en çirkin yollarla kullanılmasına başlanıyor. Lorenzo, Müslümanlara karşı psikolojik savaşta kurbanı medya bağlamında kendisine faydalı şekilde kullanabilmeyi başaran isimlerden biri oldu. Aynı şekilde büyük bağış verenlerin sempatisini kazandı. Artık paralarıyla gelecekte bir çocuğu annesi ve babasından; onlardan korktuğu iddiasıyla çalan, Müslümanları kahreden 'Lorenzo'ya yönelecekler.

Rıfka'nın Söylediği Sözleri Lorenzo'nun Söyletmediğini Kim İspatlayabilir?

Kilisede olduğum vakit, vaizin söylediklerinin Allah'ın kelamı olduğuna inanıyordum. Çünkü inancımıza göre Allah bizim içimizdeydi ve O'nun sesini duyuyorduk. İmanımız arttıkça da ona yaklaşıyorduk. İnsan tövbeye ve kendisine İsa tarafından bahşedilen elçiliğ yaklaştıkça dili İsa'nın konuşmasına daha da yakın olurdu. Bu yenilikçi Evanjelist akidedir ve her fert, yenilikçi Evanjelist kilisenin fertlerinden dayanağını alır. Toprağa verilip Mesih'le ölümden kalkmış tövbe hayatı yaşar. (yani malumat suyuna daldıktan sonra kalkmış). Göğsünde Rab yaşar. İnsanlarla konuşurken kendi diliyle değil Allah'ın diliyle konuşur.

Bir düşün, eğer Rıfka geçen 4 yıllık çocukluğu boyunca bu sözlere inanmışsa Blake Lorenzo'nun kendisi üzerindeki egemenliği ne boyuttadır! Ben şahsen kilisedeyken büyüklerimizden biri intihar etmemi emretseydi yapardım. Çünkü onun sözünün Allah'ın kelamı olduğuna inanıyordum. Blake de kesin bunları o çocuğun aklına ekti. Buradan Amerika'da ve dünyanın her yerinde Rıfka'nın ailesi ile dayanışma kampanyası başlatılması çağrısında bulunuyorum. Bugün onlara olan yarın başka bir ailenin başına da gelebilir.

Öyleyse sen bir kişinin dinini değiştirmesinin karşısında mısın?

Ben bir kimsenin dini ve inancı ne olursa olsun dini inancının gereklerini yerine getirmesinden yanayım. Ancak ben Protestan misyonerlerin, Hıristiyanlık inancı ile değil de siyasi bir iman ile kandırmalarının karşısındayım. Bunlar bildiğim kadarıyla İsa'nın düşmanıdır. Çünkü İsa buyruklara iman etti. Yani yalan söylemiyor ve çalmıyordu. Oysa bunlar yalan söylüyor, kandırıyor, diğerlerinin akidelerini karalıyor, büyük mali kapasite ile güçleniyor. Bu mali güce de aralarında Amerika ve Kanada hükümetlerinin de bulunduğu bir dizi hükümetin ödediği ve vergi iadesi olarak tabir edilen bağışlar yoluyla ulaşmaktadır. Ben bir insanın istediği dini seçmesinden yanayım. Ancak yaşlı bir adamın karısıyla beraber bir çocukla dalga geçmesine, dinini değiştirmek için onun çocuksu cehaletini kullanmasına ve dahası onu Müslümanlara karşı sürdürdükleri Haçlı savaşında kullanmasına karşıyım.

İyi ve Kötü Misyonerlik Hakkında Yazdığını Biliyorum

İyi misyonerlikten kastım din adamları oluyor ve dinlerinde inandıklarının hak olmasını seviyor ve hayrın tüm insanlara yayılması için çalışıyor. Bunlar inanç olarak her ne kadar bize ters düşseler de saygıyı hakediyor. Çünkü açıklar, kelimelerle oynamıyor, insanları kandırmıyor ve gerçekleri saptırmıyorlar. Onlara karşı düşmanca tavır almaktansa kendileriyle tartışmalıyız. Çünkü dinimiz fikri denklik açısından zayıf değildir.

Kötü misyonerliğe gelince bu misyonerliğin gizli siyasi hatta bazen daha öte bir gündemi bulunmaktadır. Evanjelist misyonerliğin kötü elemanları İslam hakkında yalanlar türetmektedir. Örneğin meşhur Baptist bir vaiz hala Müslümanların ay tanrısı Hubel'e taptıklarını ve ona 'Allah' ismini verdiklerini söylemeye devam etmektedir.

Bu şahısların, dünya çapında büyük projeleri olan örgütlerle bağları bulunuyor. Onların imanı kendilerine İsa'nın ikinci kere ortaya çıkması için olayların meydana gelmesi gerektiğini söylemektedir. Bu felaketler kendiliğinden meydana gelmezse bu kehanetleri; özellikle de Kutsal Kitap'ta yer alan ve insanların 'armageddon' ya da 'dünyanın sonu' olarak bildiği olayları gerçekleştirmek için gizlice çalıştıklarını görürüz.

Bu İyi ve Kötü Gruplar Arasındaki Farkı Nasıl Bilebiliriz?

Orada büyük kısmı insani yardım ve gönüllü çalışma adı altında İslam Dünyası'na karşı savaşan 800 bin Baptist ve Evanjelist yenilikçi kötü misyoner bulunmaktadır. Bunlar, iki hedefle siyasi çevrelerce uluslararası boyutta çok güçle desteklenmektedir. İlk hedef, truva atı olması için en çok sayıda Müslümanın Hıristiyanlaştırması, ikinci hedef ise içeriden vurulması için Doğu kiliselerine nüfuz edilmesidir. Bu nedenle de tuzaklarına düşen kimselerden –eğer doğulu bir Hıristiyan ise- kiliselerini terketmelerini istememektedirler, aksine onlara kiliselerinde kalmalarını ve daha başkalarını da tuzaklarına düşürmelerini nasiha etmektedirler. Bu esnada Müslümanlardan Hıristiyanlaştırdıklarını da Allah'ın düşmanları diye vasıflandırdıkları Müslümanlara karşı basın organlarında sürdürdükleri psikolojik savaşta kullanmaktadırlar.

Bunların Müslümanlara Tesir Etmesinden Korkuyor musun?

Ben bunların, Müslümanlardan dinlerinde cahil olanları kullanmasından korkuyorum. Çünkü bunlar peygamber kıssalarıyla oynuyor. Ayetleri kesmek ya da kapsamı dışında kullanmak ve kelimeleri harfiyen açıklamak suretiyle Kur'an'ın manalarını bozuyor. Bunu bilmeyen sapar.

Onları hafife almamak lazım. Çünkü misyonerlik çalışmaları aracılığıyla Irak Kürdistan'ında ve Afrika'nın kuzeyinde çalışmalarının meyvelerini bol bol topladılar. Brezilya'da da durum aynı gidişatta. Katolik olan bu ülkede geçen yüzyılın başına kadar yenilikçi Evanjelistler yoktu. 1 yüzyıl ve 9 sene sonra yenilikçi misyonerler kiliselerine 50 milyon Brezilyalı kazandırdı. Çin ve Hindistan'da da aynı şekilde milyonlarcasını kazandırdılar. Nijerya'da küçümsenmeyecek derecede popüler güce sahipler. Kanada'da her yıl on binlerce Katolik ve Anglikan kazanıyorlar. İslam dünyasında ise Hıristiyanlaştırma çalışmalarında iki bölge dışında ciddi sorunlarla karşılaşmaktadırlar. Kilisedeki yıllarımda misyonerlerin büyüklerinden, Irak'ın Kürdistan bölgesi ile Afrika'nın kuzeyindeki Amazig bölgelerinde insanların arap-Müslümanlarla aralarında etnik sorunlar bulunması nedeniyle Hıristiyanlığı kabul ettiklerini duyuyordum.

Siyasi Gündemi Olduğunu Söylediğin Kötü Misyonerlik Olgusu İle Nasıl Mücadele Edilebilir?


Ne yazık ki orada İslami akideye karşı koymak için uzman onbinlerce elektronik site bulunmaktadır. Bunu Müslümanları zihinsel tartışmalara sokup imanlarını zayıflatıp yoketmek için yapıyorlar. Bu sitelerdeki insanlar Müslümanların konuştuğu tüm dillerde konuşuyor. Oysa Kur'an-ı Kerim'in Amazig diline sadece birkaç hafta kadar önce çevrildiğini görüyoruz.

Bunlar örgütlenmiş durumdalar ve siyasi gayeleri olup bu örgütleri siyasi hedefleri için direk kullanan ülkelerden maddi, manevi, diplomatik açılardan çok büyük boyutta destek görüyorlar. Sanırım başta tüm mezheplerden Hıristiyanlarla yenilikçi Evanjelistleri birbirinden ayırıyorlar. İki taraf arasındaki fark ne kadar da büyük! İlki bir din sahibi ve onu doğru görüyor. Diğerlerinden, kendi dinine muhalefet ettikleri için nefret etmiyor. Doğulu Hıristiyanların bu kötü misyonerlere karşı daha etkin olması söz konusu olabilir. Çünkü onlar bu kötü misyonerleri yıkma mantığında kullanılacak yöntemleri daha iyi bilmektedir. Yenilikçi Evanjelist, hayattaki görevini misyonerlik ve Armageddon'a iman etmeleri için insanları avlamakta sınırlı görmektedir. Bunun için de logolarının 'haç' değil 'balık' olduğu görürüz. Karşı taraftakilerin saflarına sızma hedefini gerçekleştirmek için tahrik, nefret yayma ve karalama gibi kirli yöntemleri kullanmakta tereddüt etmezler.

Geleneksel Hıristiyanlar ve Müslümanlar Evanjelist örfünde Hıristiyanlaştırılması ve Rab tarafından seçilenler –iddialarına göre- arasına katılmaları için avlanması gereken tek taraf olarak görülmektedir.

Özellikle batıdaki Müslümanlar arasında yayılan kötü misyonerliğe karşı bir umut görüyor musunuz?

Onlar insanları aldatıyor ve ihtiyaçlarını kullanıyorlar. Ya da zor görünen oysa gerçekte cevapları çok kolay olan tartışmalarla düşüncelerini dağıtıyorlar. Sürekli tekrarladıkları bir soru var. O da Muhammed (sav)'ın kan akması taraftarı olduğu sözleridir. Buna Kur'an-ı Kerim'den ve peygamberin (sav) siretinden hikâyeleri delil olarak getiriyorlar. Cahil Müslüman da doğruluğu şüpheli bu bilgiye inanıyor çünkü aklı kapalı. Oysa doğru cevabı araştırsa Allah Resulü'nün tüm savaşlarının savunma savaşı olduğunu, savaşı teşvik eden Kur'an ayetlerinin de Müslümanların dinlerine zafer getirmekte gevşeklik gösterdikleri koşullarla ilgili anlık teşvikler olduğunu ve savaşa teşvik eden ayetleri, eğer Müslümanlara saldıranlar barışa yanaşırsa bunu kabul etmeye davet eden ayetlerin izlediğini görürdü.

Kafaları Karışanları Kötü Misyonerliğin Elinden Kurtarmak İçin Ne Yapmalı?

Farkındalık bilinci yayılarak ve Müslümanların konuştuğu tüm dillerde internet siteleri kurup misyonerlerin kullandıkları aldatma yöntemlerini açıklama yoluyla olabilir. Örneğin ben Montreal'de bir kütüphane-cafetarya açmayı planlıyorum. Orada öğrencilere ücretsiz servis yapılacak. İslam hakkında tartışma için bir sahası olacak. Burada İslami gerçek kitaplar ücretsiz olarak incelebilecek. Bu kütüphane-cafeteryada gelenlerin Allah Resulü'nün hayatını, gönderilme hikâyesini konu alan filmler izlemesi de mümkün olabilir. Kütüphanede İslami eğitim broşürleri de bedava dağıtılacak. Bu fikri tek başıma uygulamaya çalışıyorum. Bu noktada girişim ruhuna ihtiyacımız var. Kendisini İslam'ın elçisi sayan her iltizam sahibi Müslüman'ın birşey yapmaya kalkması gerekir. Eğer niyetinde sadıksa şüphesiz başarılı olacaktır.

Pratik olarak tasarıyı uygulamaya başladın mı?

Bu projenin sorumluluğunu yüklenecek kurumun yasal evraklarını düzenliyorum. Ancak Allah için olan inşallah gelişecektir.

Timeturk olarak bize vakit ayırdığınız size teşekkür, ediyoruz?

Asıl ben size teşekkür ederim. Hakikatlerin insanlar arasında yaygınlaşmasını sağladığınız için…


6 Kasım 2009 Cuma

Hayırlı cumalar...



"Çocuk, hemen hemen bütün bir gelişme döneminde, çevresinde cereyân eden şeylerin tesirinde kalır. Ona göre şekillenir ve ona göre benlik kazanır. Etrafında cereyan eden şeyler, onun duygularına yâr, kalp ve ruhunu yüce ideallere yöneltecek mahiyette ise, çocuk gelişir, yücelir ve semavî bir keyfiyet kazanır. Aksine, çevresinde olup-biten şeyler, onun duygularını köreltici, kalbini öldürücü ve ruhunu sefilleştirici mahiyette ise, o, daha varolmanın baharında, hazân vurmuş gibi zebil olur gider."

5 Kasım 2009 Perşembe

Kur'an-ı Kerim Atlası

Kur'an-ı Kerim'in haritası çıktı

Hazreti Yusuf'un atıldığı kuyu nerede? Ebrehe'nin Kâbe'ye nazire olarak yaptığı mabede ne oldu? Hazreti Süleyman'a haber getiren hüdhüd hangi kuştur? Sabiiler kimdir?...

Bu soruların cevapları ve Kur'an'da geçen şahıs, mekan, kavim ve dinlerle ilgili bilgiler, "Kur'ân-ı Kerim Atlası" isimli kitapta bir araya geldi. Kitabı hazırlamak için 12 yıl emek sarf eden Prof. Dr. Ahmet Bedir, Türkiye, Mısır, Irak, Suudi Arabistan, Suriye, Ürdün, Yemen, İsrail, Umman gibi ülkeleri adım adım dolaşmış, fotoğraflar çekmiş, haritalar hazırlamış.

Aslan, kurt ve tilki, av aramak için dağa giderler. Nasiplerine bir dağ öküzü, keçi ve tavşan düşer. Aslan, kurttan hayvanları paylaştırmasını ister. Kurt, cömert davranır, "Ey padişah, yaban öküzü senin payındır. Keçi, benimdir. Ey tilki sen de tavşanı al." der. Bu taksim üzerine celallenen aslan "Ben buradayken sen 'biz ve sen" mi diyorsun?" deyip pençelerini kurda indirir. Taksim sırası tilkiye gelmiştir. Ancak tilki uyanıktır: "Ey seçkin padişah" der: "Bu semiz öküz, kuşluk yemeğindir. Keçi öğle için yahni olur. Tavşan da sizin gece çerezinizdir." Aslanın "Bu güzel taksimi kimden öğrendin?" sorusunu ise şöyle cevaplar: "Yerde yatan kurttan." Mevlânâ'nın Mesnevî'de anlattığı bu hikâye, eski ümmetlerin başından neler geçtiğini, o insanların sonlarının ne olduğunu öğrenip, buna göre ayağımızı denk almamız gerektiğini öğütler.

Kur'an-ı Kerim'de de aynı mealde emirler vardır. "(Resûlüm) De ki: Yeryüzünde gezip dolaşın da, daha öncekilerin âkıbetleri nice oldu, görün. Onların çoğu müşrik idi." (Rûm sûresi / 42) âyeti bunlardan biridir. Âhirzaman ümmetine yol göstermesi için Kur'an'da anlatılan mekânlar, isimleri geçen peygamberler, eski kavimler, dinler ve şahıslar ile ilgili bilgiler ilk kez derli toplu bir şekilde kitaplaştı. Prof. Dr Ahmet Bedir tarafından kaleme alınan ve Kaynak Yayınları'ndan çıkan "Kur'ân-ı Kerim Atlası", 12 senelik bir gayretin semeresi. Atlas hazırlanırken teorik bilgiler, bizzat mekanlara giderek araştırılmış, asırlar önce kitaplara giren ve olduğu gibi aktarılan yanlışlar düzeltilmiş, fotoğraflar çekilmiş, haritalar hazırlanmış. Mümkün olduğunca hiçbir ayrıntı atlanmadan, çeşitli rivayetler bir arada verilmeye çalışılmış. Kitabın sonuna hangi peygamberin nerede ve aşağı yukarı ne zamanlarda yaşadığına dair bir de kronoloji konulmuş. Böylece Kur'an kıssaları -tabiri caizse- görünür hale bürünmüş. Âyetlerde geçen mekan ve şahıslarla ilgili, çoğu da başka kaynaklarda yer almayan bilgilere zahmet çekmeden ulaşılmasına imkan tanınmış.

'Can güvenliği olmayan yerlerde silah gölgesinde çalıştım'

Harran Üniversitesi Temel İslam İlimleri Bölü-mü'nde Tefsir ve Kur'an Tarihi dersleri veren Prof. Dr. Ahmet Bedir, hazırladığı eserle ilgili fikrin ilk kez 1990 yılında ortaya çıktığını, ama eski olayları araştırmanın kolay olmayacağının söylenmesi üzerine vazgeçtiğini söylüyor. Daha sonra Hong Kong'da bir üniversitede görev aldığında Kitab-ı Mukaddes'e ait çalışmaları, hazırlanan haritaları, anlatım tarzlarını görmüş ve yeniden çalışmalara başlamış. Ancak imkanları yetersiz kaldığı için vazgeçmek zorunda kalmış.

Kitabın hazırlık süreci, Ahmet Bedir'in Arap dünyasında bu konuda yayımlanan birkaç eseri görmesiyle rayına oturup hızlanmış. "En azından bunlar kadar yapabilirim." diyen Bedir, elinde biriken malzemeleri toplayıp çalışmalara başlamış. Halen görev yaptığı üniversiteden aldığı maaşın üçte birini bu işe tahsis etmiş. Sponsor aramış, bulamamış; ancak kitabın basımına bir işadamı yardımcı olmuş. "İlgi göstermeyenler, yardım teklif edip vazgeçenler, davet edip ortada bırakan ülkeler... Böyle bir eser en az yüz kişiyle on-onbeş yılda hazırlanır. Ben tek başıma altından kalkmaya çalıştım, ama çok yoruldum." diyen Bedir, Kur'an'la ilgili bir konuya böyle ilgisiz kalınmasına çok üzüldüğünü söylüyor.

Ahmet Bedir, kitaptaki fotoğrafları kendisinin çektiğini, haritaların hazırlanmasına yardımcı olduğunu anlatıyor. "Bir fotoğraf çekmek için sırtımda malzemelerle dağın tepesine çıktığım oldu. Klimalı arabayla gitsek de çöllerde ağzımıza kumlar doldu. Kitaplardaki hatalı bilgilerle yola koyulup çok farklı mekanlarla karşılaştığımız oldu. Kitapta panoramalar var. Mesela ilk defa Sevr dağının üzerine çıkıp Arafat, Müzdelife ve Mina'yı bir arada çektik. Bazen Yemen, Filistin, Irak gibi can güvenliğinin olmadığı yerlerde, silah gölgesinde çalıştık. Yemen'de asker eşliğinde bir yere gittik. On metre uzaklaştım, asker yakamdan tuttu, 'Nereye gidiyorsun? Hemen götürürler' dedi." diyor.

'Ütopyalar gerçek oldu'

Bir ilahiyatçı olarak merak ettiği pek çok konuyu kitaplarda bulamadığından, yüklü miktarda para kazanmalarına rağmen şirketlerin hacca götürdükleri kişilerin ellerine gerçek birer harita veremediğinden yakınan Bedir, Kur'ân-ı Kerim Atlası ile bunların mümkün olacağını söylüyor: "Kur'an-ı Kerim'de anlatılan bilgiler teorik. Bu teorik bilgiler insanların kafasında bir ütopya gibiydi. Var mı yok mu diye düşünüyorlardı. Ütopyaları gerçekleştirmeye çalıştık. Böylece bir tarih de ortaya çıktı."


Hazreti İsa'nın dedesi İmran'ın kabri/Umman




2. Ramses Heykeli/Mısır


Hazreti Yusuf'un atıldığı kuyu/Filistin


Habibü'n Neccar Camii/Antakya


Bilal-i Habeşi'nin türbesi/Şam


Belkıs'ın tahtı/Yemen


Süleyman Aleyhisselâm'a haber getiren hüdhüd kuşu

Kaynak: Zaman

Kitabın bilgileri ve satış fiyatı burada....

3 Kasım 2009 Salı

Bu Dili Biliyor musunuz?

Şimdiki çocukların yeni ve sadece onların bildiği bir dili var. İnternet dili... İnternet aracılığıyla MSN'den arkadaşları ile konuşuyorlar. "Nbr, ii misin?" diyorlar birbirlerine. Ruh hallerini yansıtmak için ise değişik simgeler kullanıyorlar. Çocuklarını anlamak isteyen anne ve babalara, eğitimcilere işte internet dili.

Messenger(msn), facebook, twitter, bize internet ortamında sevdiklerimizle görüşme imkânı sağlayan sosyal paylaşım sitelerinden sadece bazıları. Artık bu paylaşım siteleri gençlerin olduğu kadar ilkokul ya da ortaokul çağındaki çocukların da gözde sitelerinden.

İnternetteki bu yazışma dalgası, yeni bir dil ortaya çıkardı. Merhaba yerine 'mrb', iyiyim yerine 'ii' ya da 'uzun çizgi parantez' yani -) ve daha neler neler kullanılıyor. Gençler ve çocuklar, internette yazışırken artık bu dili kullanıyor. Anne ve babalar ise bu dile çok da aşina değiller. Cumhurbaşkanı Abdullah Gül'ün eşi Hayrünnisa Gül, birçok anne-baba gibi çocukların bu dilini anlamakta ilk başta güçlük çekenlerden. Van ve çevre illerde yaptırılan toplam 22 bilişim sınıfının açılışı için bir hafta önce Van'a giden Gül, internette küçük çocuklarla yazışırken yaşadığı sorunu şöyle dile getiriyor: "e-mail adreslerini alıp, zaman zaman çocuklarla mesajlaşıyoruz. Bana derslerinden, sıkıntılarından bahsediyorlar. Ama mesajlaşmaya başladığımız ilk zamanlarda bu çocuklar nece yazıyor diye düşünmeden edemedim. Kendilerine göre kısaltmalar yapmışlar, noktalama işaretleriyle her şeyi anlatıyorlar maşallah. Onlar yeni bir dil oluşturmuş."

Hayrünissa Hanım, çocukların kullandığı bu dili merak ederek araştırdığını ve ortaya çok enteresan kısaltmaların çıktığını söyledi. Örneğin; üç tane z (zzz) harfinin anlamı uykum var, 1+1'in anlamı yanımda arkadaşım var, 100'ün anlamı ise yüz yüze görüşelim demekmiş. Zamandan tasarruf etmek için birçok kelimeyi kısaltıyorlar. Ruh hallerini yansıtmak için de değişik simgeler kullanıyorlar. Çocuğunuzu anlamak istiyorsanız, işte size internet dilinden bazı örnekler:

Bu simgeler ruh hallerini yansıtıyor

: -) = Gülümseme

: -))) = Çok gülmek

: -D = Kahkahayla gülmek

: -( = Üzgün yüz

: -(( = Gerçekten üzgün

:-[ = Sıkılmış ve üzgün

% - ) = Saatlerdir ekrana bakıyor

; - ) = Göz kırpma

: - / = Kuşkulu

: P = Dil çıkarmak

: - X = Sır vermem

: S = Kafası karışmış

: -I = İlgisiz

: - * = Öpme

Kelimeleri böyle kısaltıyorlar

Mrb = Merhaba

Slm = Selam

Nbr? = Ne haber?

Hg = Hoş geldin

S.a = selamün aleyküm

Kib= Kendine iyi bak

Kahvaltı = Kahv6

U= sen (İngilizce'de sen anlamına gelen you'dan geliyor.)

Aeo= Allah'a emanet ol

Öpt = Öptüm

1 şey = Bir şey

Tşk/ Thanks/ Thanx = Teşekkür ederim

Gg = Güle güle

- kont = Kontürüm yok

Cnm = Canım
Nbr = N'aber
Bnm = Benim
Artıq = Artık
Diil = Değil
İi = İyi
Zmn = Zaman
Olmas = Olmaz
Choq/Chok = Çok
Yapıorm = Yapıyorum
Tşk = Teşekkürler
Mhbbt = Muhabbet
Nese/Neise = Neyse
Tuaf = Tuhaf
Napion = Ne yapıyorsun
ßu TuTuMund@n d0lay1 Qutluy0rum §3n1 = Bu tutumundan dolayı kutluyorum seni.

Özellikle lise-üniversite gençliği tarafından yaygın şekilde kullanılan bu dilin en belirgin özellikleri şu şekilde;

- Türkçe'de yer almayan harflerin kullanması (ewet, çoq, yaw vs.)
- y harfinin kelimeden atılması ( ii, anlıorum, biliorum vs.)
- Gelecek zaman ve şimdiki zaman eklerinin kısaltılması ( geliyom, gelicem vs.)
- Cümlede noktalama işareti kullanılmaması
- Dahi anlamına gelen -de, soru eki -mi'nin birleşik yazılması ve hangi anlamda olursa olsun "ki" ekinin ayrı ya da birleşik yazılması
- Cümle içinde İngilizce kelime kullanılması.



2 Kasım 2009 Pazartesi

Çocuklarınızı tacize karşı koruyun


ADEM GÜNEŞ Selis Yayınları

Çocuklarınızı tacize karşı koruyun
ADEM GÜNEŞ / Selis Yayınları

Çocuklarda cinsel kimlik eğitiminin nasıl olması gerektiğini anlatan “Labirent”, çocuğunuzu tacizden koruyabilmenin ipuçlarını veriyor. Pedagog Adem Güneş'in Selis Yayınları'ndan çıkan kitabı “Çocuklarda Mahremiyet Eğitimi, Labirent” oldukça önemli bir konuya temas ediyor. Çocuklarda cinsel kimlik eğitiminin nasıl olması gerektiğini anlatan kitap, ebeveynlerin korkulu rüyası haline gelen taciz ve tecavüzlere karşı nasıl önlemler alabileceğinizi anlatıyor.

EN TEHLİKELİ YAŞ ARALIĞI 4-11

Araştırmalara göre çocukların en çok tacize uğradığı yaş aralığı 4-11. Güneş'e göre, 'mahremiyet eğitimi' ile 'cinsel eğitim' iki farklı kavram. Cinsel eğitim, bir grup çocuğa topluca veriliyor. Halbuki mahremiyet eğitimi kişiye özel. Adem Güneş, cinsel suistimale karşı 'temel davranış refleksi' kazandırılması gerektiğini anlatıyor. Yani, anormal davranışlar karşısında bir refleks olarak kendisini koruması öğretilmeli. 4-7 yaş dönemi bu eğitim için çok önemli. Temel davranış refleksine, eskiler 'haya duygusu' adını veriyor. Bir çocuğa bu refleksin kazandırılabilmesi için bazı yöntemler var.

BEDENİNİN ONA AİT OLDUĞUNU ÖĞRETİN

*Çocuğunuz üzerini çıkartırken ondan izin alın. Böylece 'bedenim bana aittir' bilincini oluşturun. Severken bile izin isteyin. 'Seni öpebilir miyim?' diye sorun.

*Dört yaşından itibaren genital bölgesine mümkün olduğunca dokunmayın.

*Eş-dost ve akrabaların da, çocukların genital bölgesine dokunarak ya da vurarak sevmesine izin vermeyin.

*Evde çıplak dolaşmasına izin vermeyin. *Birlikte banyo yapmayın.

*7 yaşından itibaren ise mutlaka ve mutlaka çocuğunuzun genital bölgesini başkalarının görmemesine özen gösterin.

*Çocuğunuza dört yaşından itibaren tuvalet ihtiyacının yalnız başına giderilmesi gereken bir durum olduğunu öğretin.

*Asla salonda başkalarının yanında kıyafetlerini değiştirmeyin.

*Özellikle 7 yaşından sonra çocuğunuzun odasına izin almadan girmeyin.

*Odasında üzerini giyerken gördüğünüzde, özel dünyasına saygıyla yaklaştığınızı hissettirin ve özür dileyip kapısını kapatın.

*Çocuk, odasının kendisine özel olduğunu anlamalı ve izin vermeden kimsenin giremeyeceğini bilmeli.


Haberin tamamı burada, kitap hakkında bilgiler ise burada.

31 Ekim 2009 Cumartesi

Bizi çocuklarımıza soracaklar

SÜLEYMAN SARGIN

s.sargin@zaman.com.tr




Çocuk sahibi olmak hem fıtri bir ihtiyaçtır hem de Efendimiz (sallallahu aleyhi ve sellem) tarafından "Ahirette diğer ümmetlere karşı övünç vesilesi" olarak ifade buyurulmuştur. Konuya nassların ışığı altında baktığımızda da görüyoruz ki, Kur'ân-ı Kerim Allah'ın sevdiği, seveceği, hoşnut olacağı kimselerin çok olmasını istemektedir.

Yüce Allah, Hz. Zekeriyya'nın, en samimî hislerle "tertemiz bir zürriyet" için yakarışını (Âl-i İmran, 3/38) Hz. İbrahim'in "Ey Rabb'imiz! Neslimizden Sana itaat eden bir ümmet çıkar." (Bakara, 2/128) duasını nazara vermekte, bize de şu duayı talim buyurmaktadır: "Rabb'imiz! Bize gözümüzü aydınlatacak eşler ve zürriyetler bağışla ve bizi takvâ sahiplerine önder kıl!" (Furkân, 25/74)

Bu duaların hemen hepsinde, tertemiz, masum ve günahsız nesillere dikkat çekilmiştir. Öyleyse konu, sadece sayının çokluğu değil, çocukların keyfiyet derinlikleriyle Allah nazarında makbul olmalarıdır. Yani Allah Resûlü'nü sayıca değil kıvam itibarıyla sevindirecek nesiller yetiştirmektir. Bu ise en başta anne-babanın görevidir. Bunun için ebeveynin mutlaka dikkat etmesi gereken hususlar vardır.

Bir kere, tohumun temiz bir zemine bırakılması, sonra da bırakıldığı yerde gelişirken temiz bir hava ile havalandırılması, temiz ışıklarla aydınlatılması, temiz su ile sulanması ve tımar edilmesi yetiştirilmek istenen neslin kaliteli yetişmesi bakımından çok önemlidir.

Yavrunun sperm ve yumurta buluşması anından itibaren gıdası, annesinin davranışları, bulunduğu ortam; anne ve babanın daha önceki ve daha sonraki tavırları da onun keyfiyetinin şekillenmesinde önemli vesilelerdir.

Anne-babanın önemli vazifelerinden biri de kendi rızıklarına dikkat etmeleri, çocuklarına da hoş ve helâl rızık yedirmeleridir. Bu itibarla, bakım ve görümüyle sorumlu bulunduğumuz çocuklarımıza ve diğer aile fertlerine helal lokma yedirme mecburiyetindeyiz. Meseleyi yaşadığımız çağın şartlarına bağlayarak onlara haram veya şüpheli şeyler yediremeyiz. Fethullah Gülen Hocaefendi'nin ifadeleriyle: "Yanlış yollarla elde ettiğimiz kazanç da, o kazançla beslenen çocuklarımız da, cehennem zakkumu gibi bir gün mutlaka bizim başımızı ağrıtır, belki de kan kusturur."

Allah Resûlü'nün tavsiyeleri çerçevesinde, çocuğa, sevimli, mânâsı düzgün iyi bir isim koymak, anne-babanın ilk vazifelerinden biridir. Daha sonra süt emzirme, çocuğun nafakasının temini ve terbiyesinin deruhte edilmesi meseleleri gelir.

Hadis-i şerifte buyurulduğu gibi "Her yeni doğan çocuk temiz bir fıtrat üzere doğar." Adeta o, yazısız bir kâğıt gibidir. Üzerine Allah'ın hoşuna giden hususları yazmak, mahşerde geçerli olan, hesapta mizanda kıymet ifade eden nakışlar işlemek anne-babanın vazifesidir. Anneye-babaya düşen, bu yazı ve nakışları mevsiminde, hem de silinmeyecek şekilde çocuklarının ruhuna yazıp nakşetmektir.

Çocukların yetiştirilmesinde, Allah'ın öğretilmesi, yaşlarına ve kültür seviyelerine göre Allah'a iman fikrinin kalblerine yerleştirilmesi, pek çok şahsî vazifenin önünde gelir.

Ayrıca babası çocuğa dinini diyanetini, okuyup yazmasını, Kur'ân okumasını, hatta biniciliği, yüzmeyi, atıcılığı ve devrin şartlarına göre ona faydalı olacak değişik sporları da öğretmelidir. Beyindeki güç ve kuvveti sadece pazulara hasreden sporları değil, hayat ve sıhhat için faydalı ve yarınlarına mukaddime nevinden her biri kendi sahasında önem arz eden bütün sporları öğretmelidir.

Anne-babanın çocuklarına her bakımdan güzel örnek olmaları da onların en temel görevlerindendir. Her mümin anne-baba, çocuklarını gayet tabiî olarak toplumun sıhhatli ve mükemmel bir parçası şeklinde yetiştirmeyi düşünür. Ancak bu iyi niyet, anne-babanın hayatına aksetmez ve namaz, hac, oruç, zekat.. gibi ibadetlerle derinleştirilmezse bir anlam ifade etmez. Söz ve nasihatlerimizin çocuklarımız üzerinde tesir oluşturmasını istiyorsak, evvelâ kendimiz dediklerimizi eksiksiz yaşamalı, sonra bunu onlardan beklemeliyiz.

Doğru sözün yanında doğru hareket çok mühimdir. Çünkü çocuğun nazarında, davranışlarımızla sözlerimiz arasındaki tezat, onun bize olan güvenini sarsar. Hayatta, bir kez olsun yalanımızı ya da davranış ve söz çelişkimizi yakalayan çocuk, bunu zihninde taşıdığı sürece, biz onun nazarında güvenilmez biri olarak kalırız. Dolayısıyla da sözlerimiz onda hiç mi hiç makes bulmaz. Öyleyse, davranışlarımızı öyle ayarlamalıyız ki, onlar bizi evlerinin içinde baba, anne değil de birer melek farz etmeliler. Bizde ciddiyet, bizde vakar, bizde hassasiyet görmeli ve sonuna kadar bize güvenmelidirler.

Unutmamamız gereken önemli hususlardan biri de evlatlarımızdan ahirette sorguya çekileceğimiz gerçeğidir. İmâm Zeynü'l-Abidin hazretleri 'Risaletü'l-Hukuk' adlı eserinde, "Sa'yinin semeresi çocuğunun senden olduğunu, hayrının ve şerrinin de senden sorulacağını bileceksin." diyerek bize işin ahirete bakan yanını hatırlatır.

Bu yüzden evlatlarımıza karşı vazifemizin muhasebesini sık sık yapmalı ve Nebiler Serveri'nin veda haccında ashabına ve ümmetine sorduğu gibi kendi evlatlarımıza, "Yakında beni sizden soracaklar, nasıl cevap verirsiniz?" diye sormalıyız. Onlardan, Efendimiz'in aldığı cevap gibi, "Evet anneciğim, evet babacığım siz bize karşı vazifenizi yaptınız; biz şahidiz!" cevabını alabiliyorsak ne mutlu bize! Değilse vay hâlimize...

Related Posts with Thumbnails